GK#00002 – MELODİ VE KONTRPUAN

»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»
YAZAR: EMİR GAMSIZ
KONU: Kontrpuan tekniği melodilerin birbirlerine uyumunu sağlayan bir müzikal yazıdır, toplumun bireylerinin birbirleriyle iletişiminin gelişmesinde büyük rol oynar.
»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»


Okurken bu makalede linkleriyle yer alan müzikleri dinleyebilirsiniz.

Müzik eğitimi, diğerlerinden daha güçlü bir araçtır, çünkü ritim ve armoni, ruhun derinliklerine ulaşır, kişilerin bu derinliklere sıkı sıkıya bağlanmalarını sağlayıp, nezaket kazandırabilir. İyi müzik eğitimi bir kişinin ruhuna zarafet katarken kötüsü de kişileri nezaketsiz kılar.
– Sokrates

Genellikle doğu ve batı diye etiketlenen dünyanın dört bir yanındaki toplumlar sosyal hayatın birçok alanında ortak bir zemin paylaşırlar. Son yüzyıldaki televizyon ve Hollywood işleri ve son on yıldaki yüksek hızda internet erişimi aracılığıyla yayılan eğlence müziği de bu tür ortak alanlardan birine dönüştü. Öte yandan, sanat müziği söz konusu olduğunda, doğu ve batı toplumları oldukça farklı nitelikler taşırlar.

Farklı kültürlerde bulunan birbirinden farklı yapıdaki melodiler, insan yaratıcılığının büyüleyici ve renkli zenginliğini gösterir. Farklı kültürlerin melodileri, farklı dillerin getirdiği gelenekler ve hattâ farklı coğrafyalar sebebiyle farklı stiller ve yapılar içerir. Örneğin Yodeling diye adlandırılan gırtlak sesi ile söylenilen halk şarkıları İsviçre dağlarının yankılanan atmosferine mükemmel bir uyum sağlarken, Türkiye’nin güneyindeki plajlarda muhtemelen gayet uyumsuz duyulur. Yirminci yüzyılın ortalarında Avrupalı ​​büyük orkestralar Antonio Vivaldi’nin müziğini orkestraların büyüklüğünden kaynaklanan hantal bir ses ile kaydettiler ama Vivaldi’nin memleketi Venedik’in rüzgarlı, yağmurlu ve nahoş iklimini göz önünde bulundurursak enerjik bir ses ve sert tutumla yapılacak bir icra bu coğrafyanın karakteriyle daha iyi eşleşir. Son 40 yılda dönem çalgılarıyla yapılan kayıtlar Vivaldi’nin müziğini başka bir kulakla dinleyebilmemize yardımcı oldular. Bir başka örnekte is Arap dilinde gırtlaktan ürettilen seslerin, o coğrafyadaki şarkıcıların, Fransızca konuşan bir şarkıcının asla yaratmayacağı sesler yaratmasına izin verdiğini de söyleyebiliriz. Yer ve gelenek ile müzik arasındaki ilişki hakkında bir kitap yazmak oldukça mümkün olabilir, ancak bu yazıda müziğin yapısal ve melodik ilerlemesinin doğu ve batı dünyasındaki toplumları nasıl etkilediğine özellikle odaklanacağım.

Nihavend Longa (Türk klasik müziği)
MUSTAFA KANDIRALI & ENSEMBLE

Gezegenimizin doğu ve batı diye etiketlenmiş dünyalarının arasında kusursuzca oturan bir şehir olan İstanbul’da büyüdüm. Tesadüf bu ya, İstanbul’un Avrupa, yani batı yakasında yaşarken, her sabah vapur seferiyle klasik batı müziği eğitimi için İstanbul’un Asya, yani doğu yakasındaki İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’na gittim yıllarca. İstanbul, halkına Klasik Türk Mûsikîsi, Halk Müziği, Ortadoğu tarzında Arabesk Müziği, Batı tarzı Türkçe Pop, Pop, Caz, Rock ve Klasik Batı Müziği gibi çeşitli müzik türlerinin hepsini dinleyecek fırsatlar tanıyan bir şehir. Çocukluğumdan beri Ortadoğu Arabesk’inde ve Türk klasik müziğindeki tek bir melodinin diktatörlüğü hayatımın sabit bir unsuru olmaya devam ederken, her ne kadar bu renkli melodileri çok sevsem de klasik batı müziği dinlemek için karşıma çıkan hiçbir fırsatı kaçırmadım. Annem bale öğretmeni olduğu için Prokofiev, Tchaikovsky ve Chopin’in müziği doğal olarak hep hayatımda oldu. Hayatımdaki müzikal çeşitlilik daha önce hiç bir eğitimim olmamasına rağmen yirmi yaşında piyano bölümünde okumaya karar verene kadar devam etti. Bu karardan bir yıl sonra konservatuarda piyano bölümü öğrencisi oldum ve müzik tercihim sonsuza dek değişti. Artık klasik batı müziğinin daimi dinleyicisi ve aktif bir icracısı olduğum bilindiğine göre, çocukluktan kulağıma yerleşmiş olan doğu melodilerinin klasik batı müziğe olan yaklaşımımı nasıl etkilediğini anlatabilirim.

Klasik batı müziğinde, önce tonal armoni içerisindeki iki ana mod olan majör ve minör dizileri, ve yine tonal armoni temeliyle yaratılmış başka çeşitli diziler daha öğreniriz. Daha ileri düzeydeki teori bilgisi ise atonal ve seri müzik sistemlerini sunar. Klasik Türk Mûsikîsinde diziler makam olarak adlandırılır ve her makam benzersiz bir aralık yapısı ve melodik gelişmeyi belirtir. Yaklaşık 600 kadar makam mevcuttur, yani bu renkliliği Yahudi, Arap ve Endülüs dizileriyle birleştirirsek, renk şemasının klasik batı müziğinin melodik çeşitliliğinden çok daha büyük olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu bölgesel dizilere dayanan müzikteki nüanslar soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve damarlarımızda akan kan gibi hissedilir. Bu bölgenin dışındaki Doğu ve Güney Asya müziğinde melodilerin renkliliği ve Afrika müziğinin ritmik özelliklerinin muazzam çeşitliliğinin kendini belli ettiğini söylemek mümkün. Melodi dışında müziğin diğer önemli yönü ritmdir ancak sosyal yaşam üzerindeki etkileri başka bir makalenin konusu olacak kadar kapsamlı olduğundan doğu ve batının melodik ve yapısal karşılaştırmasına devam etmek daha isabetli olacaktır.

İcracı olarak en fazla övgü aldığım melodiler, en hassas ve zarif melodilere sahip olan Chopin, Schubert ve Bach’ın eserlerindekiler oldu hep. Benim bakış açımla enteresan gelen ise bunların kafamda daha ziyade doğulu bir anlayışla duyduğum melodiler olmasıdır. Doğu müziğinin melodiyle ilgilenme biçimi, batı melodilerine kıyasla çok daha ayrıntılı. Bu konuda Melodi’nin Anatomisi adlı kitabında Alice Parker şöyle diyor: “Batı Avrupa müziğinde Klasik döneme (yaklaşık 1720-1800) kadar geçen 400 yıllık süreç neredeyse sadece melodik sadeleştirmeden ibaret idi.”

Les Variations d’Heybeli, Op. 2, No. 4
SOLO PIANO PIECE COMPOSED AND PERFORMED BY EMIR GAMSIZ

Peki nasıl oldu da klasik batı müziği böyle basit melodilerle ve doğu melodilerinde mevcut olan renkliliğin eksikliğiyle hayatta kalabildi? Ya da nasıl oluyor da Mozart, (ki bana göre müzikteki sadeliğin en iyi temsilcisidir) kültürleri içinde çok renkli melodileri olan en uzak doğu toplumlarına bile ulaşıyor ve oralarda da sevilebiliyor? Çok büyük bir genelleme yapacak olursak insanların çoğunlukla herhangi bir diktatörlük altında olmayı sevmediklerini söylemek mümkün olabilir. Tarihte diktatörlüğü önlemek için birçok yeni sosyal ve politik sistem araştırmaları olmuştur ve günümüzde de olmaya da devam etmektedir. Politikadakine benzer bir yaklaşımla müzikte daha iyi bir polifoni yaratma çabalarının hiçbiri de sadece bir melodinin diktatörlüğüne dayanmıyordu. Başka bir sesi duyma arzusu sebebiyle klasik batı müziğinin temelini oluşturan kontrpuan adı verilen müzikal kompozisyon tekniği gelişti. Kontrpuan, Latince’de “noktaya karşı nokta” anlamına gelen “punctus contra punctum” dan gelmektedir. Müzikte bunu “notaya karşı nota” olarak yorumlayabiliriz. Bu tekniğin felsefesi başlangıçtaki amaçlarını aşmış ve Batı Avrupa ve daha sonra Amerikan toplumlarında toplumsal yaşama yön vermiştir.

Contrapunctus 14, Die Kunst der Fugue, BWV 1080
J.S. BACH (1685-1750) | PERFORMED BY PIANIST GLENN GOULD

Contrapunctus 14, Die Kunst der Fugue, BWV 1080
J.S. BACH (1685-1750) | EMERSON STRING QUARTET

Kontrpuan kurallarını inceleyen herhangi bir müzisyen, iki veya daha fazla sesle nasıl doğru (kurallara uygun) bir kontrpuan elde edileceğini öğrenebilir. Öte yandan, bu tekniği usta müzisyenlerle inceleme şansına sahip olanlar doğru (kurallara uygun) olmanın, anlamlı ve tatmin edici bir müzik kompozisyonu üretmek için yeterli olmadığını bilirler. Zevkli bir sonuç için, seslerin her biri sadece kendi başlarına dinlendiklerinde de anlamlı duyulmalıdır. Her ses, kendi karakterini ve rengini kaybetmeden, diğer seslerle iyi bir uyum içinde olmak için kurallara göre hareket etmelidir. Bu bana demokrasinin tanımı gibi geliyor. Tabii demokrasi fikri her ne kadar kontrpuan teorisinden yüzyıllar önce ortaya çıkmış olsa da, batı toplumlarının demokrasi yoluyla ilerlemesinin kontrpuan kavramıyla çok ilgisi vardır. Atina’daki ilk demokraside politik felsefenin doğuşundan sorumlu olan üç zihnin, Sokrates, Plato ve Aristoteles’in sözleriyle başlayalım. 2300 yıldan uzun bir süre önce Aristoteles, müziğin insanlığın duygusal durumlarını iletme yeteneğinden bahsetmiştir:

Müzik, ruhun tutkularını ya da hallerini doğrudan taklit eder… Kişi tutkuyu taklit eden bir müziği dinlediğinde, aynı tutku aşılanır ve eğer uzun bir süre boyunca kötü alışkanlık yapan silik bir müziği dinlerse, tüm karakteri silinebilir bir forma girecektir.

Aristoteles, müziğin duyguyla iletişim kurduğunu ve karakterimizi şekillendirebildiğini fark etmişti. Platon ise müziğin günümüzde toplum üzerinde yarattığı etkiyi benzer şekilde gözlemledi ve şu zihin kışkırtıcı ifadeyi kullandı:
“Herhangi bir müzikal yenilik tüm devlet için tehlikelerle doludur ve yasaklanması gerekir. Müzik modlar değiştiğinde, devletin temel yasaları da daima onlarla değişir.”

Platon ayrıca, müziğin antik Yunan’ın ahlaki çöküşüne yaptığı katkı hakkında da konuştu:
“Onlar dahi adamlardı, ama müzikte neyin adil ve yasal olduğuna dair bir algıya sahip olmadılar… Yalandan eserler besteleyerek ve onlara küfürlü sözler ekleyerek, kalabalıklara kanunsuzluk ve cesaretle ilham verdiler ve melodi ve şarkıları yargılayabileceklerine inandırdılar… Müzikte ilk önce her şeyi bilme sanısıyla ve genel hukuka aykırılıktan doğan evrensel bir gurur ortaya çıktı; özgürlük sonradan geldi ve bilmediklerini bildiklerini hayal ettiler. Korkuları kalmamıştı ve korku yokluğu utanmazlığın gelişmesine sebep oldu. Bu utanmazlık çok kötü bir şeydir ama cüretkar bir özgürlüğün daha iyi olduğu düşüncesiyle daha iyi olanı görmeyi reddetmeye yarayan bir kibire sahiptir.”

Başka bir alıntıda, müziğin etkilerini kapsamlı bir şekilde inceleyen ve potansiyelini bir aşılama ve karakter gelişimi aracı olarak gören Sokrates’in fikirlerini gözlemleyebiliriz:
“Müzik eğitimi, diğerlerinden daha güçlü bir araçtır, çünkü ritim ve armoni, ruhun derinliklerine ulaşır, kişilerin bu derinliklere sıkı sıkıya bağlanmalarını sağlayıp, nezaket kazandırabilir. İyi müzik eğitimi bir kişinin ruhuna zarafet katarken kötüsü de kişileri nezaketsiz kılar.”

Kontrpuan tekniğinin gelişmesinden yüzlerce yıl önce bile, filozoflar müziğin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerinin farkındaydı. Bu yüzden, kontrpuanın son bin yıl boyunca batılı yaşamın organizasyonu ve dengesiyle çok ilgili olduğunu iddia etmek kesinlikle çılgın bir fikir değildir. Structure and Style adlı kitabında Leonard Stein şöyle yazıyor:
“Erken Ortaçağ döneminde (300-1000), Gregoryen ilahilerinden ilk Hıristiyan ilahileri ortaya çıktı. Müziğin geleceği olma potansiyeline sahip olması sebebiyle bu dönemin en çığır açan yeniliği, müzikte çok sesliliğin ilk temsilcisi olan “Organum” isimli çalgıydı. Bu, Occident’ın ve Orient’in müziğinin ayrıldığı belirleyici noktadır. Organum, 850-1200 yıllarında kilise müziğinde kullanılan “iki ile dört sesli polifoni”nin ortak ismiydi.”

Batılı toplumlar farklı seslerden uyumlu bir grup ses elde etmek için ezgilerini basitleştirirken, doğu toplumları da farklı bireysel melodiler yaratmaya yönelik daha fazla zaman ve çaba harcadılar. Doğuda neredeyse her müzik eserinin seslerinden bazıları, diğerlerinden daha baskın olduğu için içindeki diğer tüm seslere hükmederek bütün seslerin o baskın sesi taklit etmesine sebep oldu. Türk klasik müziğinde polifoni hakkında İstanbul’daki Klasik Türk Müziği Konservatuvarı’nda profesörlere sorduğumda aldığım cevaplar beklediğimden daha karamsar oldu. Genel olarak Türk klasik müziğinde bir takım polifoni örnekleri olsa da, bu örnekler sayıca o kadar küçük bir miktar ki Türk Sanat Müziğinde polifoni yoktur dersek yanlış olmaz kanısındalar. Yani müzik yapısındaki baskı, müziğin yaratıcıları üzerindeki baskıyı gerçekten de etkilemiş.

Müziğin yapısı ve tarzı, dünyadaki sosyal hayatın nasıl dönüştüğünün ana nedensel unsurlarından biridir. Doğu ve batı müziği arasındaki yapısal çeşitliliğin doğu ile batı arasındaki ayrımı çözmenin ve birbirimizin müziklerinin iç içe geçerek birbirlerinden etkilenmesinin zamanı gelmiştir. Belki de doğu, uyumlu bir şekilde yaratılmış müziğin nasıl organize edileceği ve inşa edileceği hakkında daha fazla bilgi edinirken, batı da tüm seslerin kendi renklerini kaybetmeden nasıl duyulacağını ve daha renkli müzikler yaratmayı öğrenmelidir. Bu kesinlikle mümkündür çünkü sonuçta doğu, batı ve sınırlar hep insan icatları ve süphesiz dünya hâlâ yuvarlak.


Rhapsody on Istanbul Tunes, Op.1, No.4
GAMSIZ (1973) | PERFORMED BY ISTANBUL TRIO & CHEN HALEVI

Emir Gamsız “Geveze Piyanist” konserlerine Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da devam etmektedir. Daha fazla bilgi için www.gevezepiyanist.com websitesini ziyaret edebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir