GK#00005 – VE KADIN HOLLYWOOD’U YARATTI

»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»
YAZAR: EGE MALTEPE
KONU: Hollywood’un ilk filmlerini kadınlar çekti. Clara ve Julia Kuperberg kardeşlerin 2016’da Cannes’da gösterilen belgeseli sinema tarihi kitaplarında çoğunlukla atlanan bu bilgi üzerine.
»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»»

Film tarihçisi Ally Acker bir gün Los Angeles’ta Bison Archives’ın sahibi Marc Wannamaker’ın ofisine gidiyor. Wannamaker’ın sinema tarihi üzerine geniş arşivinden yararlanırken üzeri etiketsiz bir kutu buluyor. Kutudan kıyafetlerinden 1920’lerde olduğu anlaşılan bir sürü kadın resmi var. Kadınlar kamera arkasında, kurgu odasında, yönetmen koltuğunda oturuyor. Bariz biçimde sinema dünyasında güçlü pozisyonlara sahip bu kadınlar. Acker Wannamaker’a bu kutunun neyin nesi olduğunu sorduğunda ondan, “Görünen o ki, 1920’lerde tarih boyunca hiç olmadığı kadar çok kadın filmci varmış.” yanıtını alıyor. O sıralar film okuluna giden Acker şok olmuş bir şekilde şöyle diyor:  “Hiç bir hocam bana bundan bahsetmedi. Okuduğum hiçbir sinema tarihi kitabında bu kadınlara rastlamadım. Neden? Çünkü sinema tarihi kitapları 1940’larda, bu kadınlardan bihaber erkekler tarafından yazıldı. Ve ekliyor: “Tarihi zaferleri kazananlar yazar.”

Julia – Clara Kuperberg

Geçtiğimiz yıl New York’ta tozlanmış Fransızcamı raftan çıkarıp biraz yağlamak amacıyla arkadaşım Marcia ile Fransızca konuşma derslerine katıldım. Öğretmenimiz ziyadesiyle entelektüel, kırlaşan saçlarını yandan bir at kuyruğu ile toplamayı ve anladığımız kadarıyla hırkalar giymeyi seven bir Fransız, Sophie. Sınıfta beş kadınız, hepimiz utana sıkıla paslanan Fransızcamızla kem küm sohbet ediyoruz ve zaman zaman ateşli tartışmalara giriyoruz ya da Fransızca tartışırken beni hep bir ateş basıveriyor. Sophie bizim ilgimizi çeken konularda yazılar ve videolarla her derste yeni sohbetler açıyor. Bir derste iki filmci kız kardeşin bir televizyon programından alınmış bir videosunu izliyoruz. Kuperberg kardeşler çektikleri belgeselden bahsediyorlar. O sırada New York’ta kendi bağımsız filmlerimize gömülmüşken bu konu benim çok ilgimi çekiyor. Clara ve Julia Kuperberg’in 2016’da Cannes Film Festivali’nde gösterilen belgeselinin ismi eski bir Hollywood filmine* gönderme yapıyor, Et La Femme Créa Hollywood!, Türkçesi: Ve Kadın Hollywood’u Yarattı!

İlk Hollywood fimlerinin çekildiği 1920’lerde yapımcı, yönetmen ve yazarların en az yarısının kadınlardan oluştuğunu anlatan belgeselden parçalar izliyoruz. Film endüstrisinde kadına yapılan eşitsizlik, ve tacizlerin açığa çıkması ile patlak veren Me Too (Ben de) hareketinin ortalık yerinde olduğumuz 2017 kışında, hepimiz gözlerimizi açıp birbirimize bakıyoruz. Biz bu tarihi bilmiyorduk… Vahim olan şu ki, çok fazla sinemacı da bilmiyordu. 

Alice Guy Blaché, ilk kadın film yönetmenlerinden değil, ilk film yönetmenlerinden. Tarihte 1896 – 1906 arası film çeken tek kişinin Blaché olduğu sanılıyor.

Lois Weber, kendi ismiyle film stüdyosu kuran ilk kadın. 1915’de Universal Stüdyolarının başında olduğu yıllar stüdyonun en başarılı dönemlerinden kabul ediliyor. Döneminin en çok kazanan yönetmeni olan Weber bir sinema filminde çıplak kadın gösteren ilk yönetmen.  Hypocrites, İki Yüzlüler, filmi içinde farklı sahnelerde hayal meyal beliren kadın karakterin ismi Miss Naked Truth, Bayan Çıplak Gerçek. Sene 1915.

Senarist Robin Swicord, şu anda Hollywood’da yüksek yerlerde olan kadın senaristlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez diyor belgeselde. Oscar tarihinde yalnızca beş kadın yönetmen En İyi Yönetmen kategorisinde aday gösterildi, Oscar sahibi ise yalnızca bir kadın yönetmen var, Kathryn Bigelow. En İyi Senaryo kategorisine gelince bu dalda iki Oscar alan nadir isimlerden biri, Frances Marion. Şampiyon ve Büyük Ev (“Big House” deyişi Amerikan argosunda hapishaneyi temsil eder) filmlerinin orijinal senaryoları Marion’a ait. Bu filmlerden biri boks biri de adı üstünde hapishane filmi. Sene 1930 – 32. Marion’un bolca kovboy filmi de var, yani bu kadınlar şimdilerde kadın filmi diye etiketleyeceğimiz filmler değil, her konuda film çekmiş. 

Marion’un yakın arkadaşı Mary Pickford. Diğerleri gibi oyuncu olarak başladığı 50 yılı aşkın film kariyerine yazar ve prodüktör olarak devam etmiş. Hollywood’u bildiğimiz Hollywood yapan isimlerden biri olmuş. Bir filmin kazancından yüzde kazanan ilk kadın oyuncu olan Pickford sanatçı olarak filmde ne söylediği, nasıl göründüğü, ne kadar kazandığı ve benzeri birçok konuda daha fazla kontrol sahibi olmak istemiş. 1919’da Charlie Chaplin, Douglas Fairbanks, D. W. Griffith ile United Artists kurumunu kurmuş.

İnsanlar kuyruk oluyor. Daha içeri girmeden para ödüyorlar!

Belgeselde ismi geçen bir başka kadın ise Augusta Balaban. Yedi çocuk sahibi Augusta evlerinin altındaki bakkal dükkanını işletiyor. Vodvil sahnelerinde gösterilen filmlerden birini izleyen Augusta büyük oğlunu yanına çağırıyor ve “İnsanlar kapının önünde 3 kuyruk oluyor, daha içeri girmeden para ödüyorlar!” diyor. Bakkal dükkanında bir portakalı almadan beş portakalı elleyip yoklayan insanlar film hakkında hiç bir şey bilmedikleri halde para vermek için kuyruk oluyorlar. “İşte biz bu işe girmeliyiz” diyor Augusta oğluna. 1936’da Paramount Stüdyolarının başına geçen Barney Balaban sinema sektörünün en prestijli isimlerinin başında gelir.

Blaché, Weber, Marion ve Pickford o dönemde sinemaya emek veren, daha da önemlisi sinemayı yaratan kadınlar listesinden birkaçı. Bir parantez açarak Kuperberg kardeşlerin belgeselini mutlaka izlemenizi öneririm. Peki, sonra sinemadaki kadına ne oldu? Ne oldu da kadınlar yönetmenlik, yazarlık, yapımcılık gibi karar veren koltuklardan kalkıp yalnızca kamera önündeki güzel yüzlere dönüştüler?

İşte burada dünya endüstri tarihinde kadının yeri konusu ile kesişiyoruz. 1930’ların ortalarına kadar film denen şeyin henüz ne olduğu tam da bilinmiyor. Film çeken kadınlara da kendilerince oyunlar oynuyorlar gözüyle bakılıyor. Derken Augusta Balaban’ın oğluna anlattığı gibi insanların daha ne olduğunu bilmeden parasını verip film izlemek için kuyruk olduğunu görülünce, sinemanın gerçek bir iş olabileceği fikri kafalara dank ediyor. 1929’da Büyük Depresyon herkesi işsiz bırakıyor. Amerika’nın batısında Hollywood’da ise ayakta kalabilenler çoğunlukla ihtiyatlı yahudi iş adamları. Şu adına sinema dedikleri heyecanlı yeni sektör birden işsiz kalan erkeklere cazip görünmeye başlıyor. İş dünyasını sendikalar yönettiğinden ve o dönemde kadınların sendikalara katılma hakkı olmadığından, sinema sanatının annelerine Hollywood’un kapıları kapanmaya başlıyor. Sinema kişisel ve bağımsız bir sanat olmaktan çıkıp bir endüstriye dönüşüyor. Tarihteki her endüstride olduğu gibi kadının yeri sekreterlik, işçilik, ve servis alanlarıyla sınırlanıyor. Yahut göze hitap edenler kamera önünde yer alıyor. Büyük yıldızlar doğuyor. Yazarlık yapan kadınlar iyi üniversitelerden mezun genç erkekleri eğiterek senaristlere dönüştürüyorlar. Arka planda endüstrinin olmazsa olmaz çarkları olan kadınlar artık karar veren mercii olamıyor. İşte buradan günümüze geliyoruz. Birkaç müzik klibi yönetmiş bir erkek yönetmene Örümcek Adam filmini yönetme şansı verilebilirken kadın yönetmenlerin çoğu zaman bu gibi fırsatları bir ömür çalışarak haketmeleri gerekiyor. 

Perçinci Rosie

İkinci Dünya savaşı sırasında her türlü endüstrinin aktif bir parçası olmuştu kadın gücü. Perçinci Rosie (Rosie the riveter) bu dönemin en büyük propaganda simgesi oldu. Fakat o zamanlar uçakları tamir eden kadınlar savaş bittikten sonra bir yeni propaganda rüzgarı ile mutfaklara geri gönderildiler. Para kazanmak erkeğin işi olmalı tabusunu ancak her şeyini bir kenara koyabilecek dirence sahip kadınlar aştı tarih boyunca, ve istisna oldular. İlk bilgisayar yazılımcıları arasında da kadınlar çoğunluktaydı. 1800’lerde yaşayan Ada Lovelace’in ilk bilgisayar yazılımcısı olduğunu biliyor muydunuz? Lovelace 36 yaşında ölmüş, uzun yaşasa kim bilir daha ne buluşlar gerçekleştirecekti? Daktiloyu iyi kullanan matematikçi kadınlar yine İkinci Dünya Savaşı sırasında bilgisayarın başındaydı. ve onların başlattığı teknoloji büyük bir sektöre dönüştüğünde kadınlar yine geri planda bırakıldı. Bugün ise Silikon Vadisi hala cinsiyet eşitsizliği ile savaşıyor.

Şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, bazı iş alanlarında da çoğu zaman erkekler azınlıkta, bunların genelde fazlasıyla empati gerektiren alanlar olduğu biliniyor, eğitim gibi. Beni bu konuda en çok etkileyen nokta şu: tarihi nasıl yazdığımız ve anlattığımız.

Tarihi zaferi kazananlar yazar.

demişti Clara ve Julia Kuperberg’in belgeseline konuşan Ally Acker. 

Sinema denen, toplumları yön verme gücünü içinde barındıran bu yedinci sanatı yaratanların yarısından çoğunun kadın olduğunu bilmek sizce de dünya tarihini etkilemez miydi? 

Ben bu sebepleri ve sonuçlarının boyutları ile oldukça dallı budaklı olan konuyu yazılarımda kendimce sorgulamaya devam edeceğim. Sizden gelen yorumlar da bakış açımı zenginleştirecek. 

*Ve Tanrı Kadını Yarattı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir